21. yüzyıl başında emperyalist sömürge savaşları:
Granada, Eski Yugoslavya, Nikaragua, Kolombiya, Irak, Afganistan, Pakistan, Kongo, Liberya, Sudan, Libya, Osetya, Lübnan, Suriye, vb. örnek olaylarından hangisini ele alırsak alalım, ABD ve Batılı emperyalist güçlerin askeri müdahalelerinin bahaneleri hiç bitmez. Ortalama bir sosyalistin yazılı ve görsel anaakım medyanın ideolojik yapısını, psikolojik harekâtlara desteğini bildiğini önvarsayarak belleklerimizi tazelemek istiyorum. Her gazetecilik, tarih araştırmacılığı elbette kaba emperyalizm propagandası amaçlı değildir. Burada bizi ilgilendiren Asya, Afrika ve Latin Amerika’da emperyalist savaşların içeriği ve ana akım medyanın bu içeriği çarpıtma yöntemleridir. Nazi propaganda bakanı Gobbels, bir yalanın ortaya atılarak sürekli tekrarlana tekrarlana diğer alternatifleri nasıl elediğini ballandıra ballandıra anlatmıştı. Nazi propaganda bakanının “Bin Yıllık Reich” inancıyla en kaba ve utanmazca söylediği sözler, ABD’de “Tea Party” ve neoconların, Avrupa’da aşırı sağ ve Neonazi propagandaları dışında bu kadar kabaca seslendirilmez.
Eski Yugoslavya’nın parçalanma sürecinde ABD ve müttefikleri, Soğuk Savaş’ın kibirli galipleri artık BM diplomatik koridorlarının hiç işlerine yaramadığını düşünmüşlerdi. Yeni NATO konsepti (teoride Kuzey Atlantik için kurulmuştu) “Dünya’nın Kralı Benim” diyordu. Türk basınında da büyük coşku yaratan bu konsepte göre, NATO dilediği yerde, dilediği zamanda BM, Avrupa Birliği, vb. hiçbir ara danışma mekanizması olmadan vurabilecekti. Avrupalı Sosyal Demokratlar zaten o mekanizmasının işbirlikçisi değil, parçasıydı. Kendilerine “sol” “yeşil,” “Avrupa Komünisti” diyenlerin bir bölümü de gönüllü NATO savunucusu olmuştu. Böyle bir konsept tabii ki kendisini her ürün gibi mutfakta hazırlatıp güzel ambalajlarla sundu. Konsept kabul edildiğinde “yanlışlıkla” vurulan Sırbistan’daki Çin Büyükelçiliği ve resmi TV kanalı ana akım medyada gürültü koparmadı. O günden beri cafcaflı adıyla “insansız hava araçları” ve hava bombardımanlarında “yanlışlıkla” vurulan hedefler (ilaç fabrikaları, okullar, hastaneler, vb.) ve öldürülen sivil halktan “unsurlar” için istatistik tutmak neredeyse imkânsız hale geldi. Buna ABD ve yakın müttefiklerinin uluslararası hukuk ya da devletler genel hukuku denilen ne varsa hiçe saydıkları yeni bir uygulaması daha eklendi: “Teröre karşı savaş!” Yani “düşman ülke, savaşan taraf” statüleri dışında “serseri devlet, terörist, kanlı diktatör” gibi her yöne çekilebilir bir statüsüzlük getirildi. Üstelik bütün bunlar “Gulag” yazıları yazan aydınların gözleri önünde oluşturulan gizli işkencehaneler, cezaevleri (Guantanamo, Ebu Gureyp, Bagram, vb.) desteğinde sürdürüldü. Yeni anti-komünist aydın için bütün bu işkenceler, bombardımanlar, hukuksuzluklar “ uygarlıklar savaşı”nda olabilecek şeylerdi. Bretton Woods çöktüğü gibi BM sistemi de çöktü. BM üyesi bir “ulus-devlet” olmak NATO yöneticilerinin gözünde hiçbir koruma sağlamıyor.
Yani Kaddafi gibi 2 yıl önce pekâlâ petrol anlaşmaları yapıp elektronik donatımı üzerine biraz oynanmış her türlü silah satılabilen bir ülkenin devlet başkanı, Rusya ve Çin’in de BM oyunlarıyla bir anda “devlet başkanı” değil “kanlı diktatör” sıfatıyla İngiliz Özel Birlikleri’nin operasyonuyla öldürüldü. Dünyaya servis edilen yalanlardan 5-6 ay sonra, bu kez emperyalist yağmanın yeni hedeflerine gözdağı olsun diye sızdırılan bu muazzam operasyon oldu. Her şey durulduktan sonra 5000 küsur sorti yapan NATO uçaklarının hemen hemen hiç kayıp vermeden kaç kişi öldürdüğü operasyon durduktan sonra bile meçhul. Arada sırada “muhalif göstericilerin barışçıl gösterisi”ne götürülen bazı gazetecilerin “gösteri” meydanlarında zırhlı araçlara, uçaksavarlara kurulmuş, BBC muhabirleri kadar akıcı İngilizce konuşan “göstericiler”den şüphelendiği de oluyordu. Ama zaten ne tür bir “gösteri”ye katıldıklarını bilmiyor olamazlardı. 1911 yılında İtalyan birlikleri de Libya’ya çıkarma yaparken, “Osmanlı devletine nota verip çıkarma yapacak birliklerinin güvenliğini sağlamalarını” istemişti. Bu diplomasi tarihinin en utanmaz notaları arasında yerini almıştı. Tabii ki yüz yıl sonra ellerine Fransızca, İngilizce, vb. “Yaşasın Fransa” pankartları tutuşturulan insanları televizyonlarda gösterecek teknik de yoktu, böyle şarlatanlıklara gerek de yoktu. İtalya’nın da emperyalist pastadan birkaç dilim kapmasını normal kabul eden “bizimki halk emperyalizmi” diye övünen “Marksistler” de ilk o zaman dünya siyasetinde boy gösterdiler. Gerisi Türk aydınlarının o bildik tarih hikâyesi. Atatürk de gönüllü savaşmaya gittiği Libya cephesinden döndükten sonra, bazı Libyalı aşiretler İtalyanlarla 1934 yılına kadar savaşırlar. O yıl İtalyan faşizmi zamanın kitle imha silahları ve zehirli gazla aşiretlere “uygarlık” getirir… Sonrası faşist işgal, emperyalist işgal, kukla krallıklar ve Kaddafi dönemi… NATO bombalarıyla gelen “demokrasi” döneminin Libya’daki serüvenini hep birlikte izleyeceğiz. Libya için kısa, kronolojik bir özet, küçük bir ülkeye karşı emperyalist savaşın 100 yıllık zaman dilimindeki benzerliklerini daha iyi ortaya koymamızı sağlar:
Küçük bir kronolojik hatırlatma:
1911
28 Eylül: İtalyanlar Osmanlı Devleti’ne 24 saat içinde Trablus ve Bingazi’nin boşaltılıp kendilerine teslimini isteyen bir nota verdiler.
29 Eylül: İtalya Osmanlı Devleti’ne savaş ilan etti.
1 Ekim: İtalyan donanması Trablusgarp kıyılarını ablukaya aldı.
4 Ekim: İtalyanlar Trablus’a asker çıkarıp Hamidiye tabyalarını ve Tobruk’u işgal ettiler.
13 Ekim: Derne şehri işgal edildi.
20 Ekim: İtalyan kuvvetleri Bingazi’ye girdi.
5 Kasım: İtalyanlar Trablus’u ilhak ettiklerini resmen açıkladılar.
1912
9 Ocak: Trablus’ta Binbaşı Mustafa Kemal Tobruk saldırısını yönetti.
18 Ekim: Türk-İtalyan savaşı sona erdi.
15 Kasım: Türkiye ile İtalya arasında Ouchy Barışı imzalandı. Trablus ve Bingazi İtalya’ya bırakıldı. (1)
Yüzyıl sonra bu küçük kronoloji belli ölçülerde tekrarlandığından, iki tarih diliminde Libya olayının ana hatları ortaya konulmalı. 20. Yüzyıl başındaki İtalyan saldırganlığı gibi, 21. Yüzyıl başındaki Batı-NATO saldırganlığının emperyalist hegemonyayla doğrudan ilişkisi, her iki savaşta doğrudan ya da dolaylı emperyalizm yanlısı tutumun üzerinde durulmasını gerektiriyor. Tarihte bir başlangıç, bir son olmadığından, kesintisiz akışın izlenmesiyle hem benzerlikler hem de aykırılıklar daha açık görülebilir. Burada Libya’nın örnek olay olarak alınması, Afrika’da emperyalist yayılmanın niteliğini ortaya koymakla ilgili değil. İlgilendiğimiz konu Avrupa işçi ve sosyalist hareketinde önce tek tek yağma savaşlarına, sonra da I. Dünya Savaşı gibi genelleşmiş paylaşım savaşına yönelik tutumun, fiilen işçi ve sosyalist hareketini parçalaması ve temelde bu parçalanmanın hiçbir zaman aşılmamasıdır.
1876-1900 yılları arasında, sömürgeci yayılmada başı çeken ülke İngiltere’yken, 20. yüzyılın başında dönemin sömürge haritalarında, Almanya ve İtalya da görülmeye başlamıştı. İşte bu iki ülkede de işçi ve sosyalist hareket içinde sömürgeciliğe karşı takınılacak tutumla ilgili ateşli tartışmalar bu dönemde başladı. İngiliz sömürgeciliğinin İngiltere’de işçi hareketine kazandırdığı “avantajlar,” sömürge paylaşım mücadelesine giren her ülkenin işçi hareketinde yoğun bir tartışma konusu oldu. Almanya Afrika’da sömürgeler edinmeye başladığında, Bernstein “yüksek kültürlü halkların” “az kültürlü halklar üzerinde vesayet” kurabileceğini, Van Kol ise “pozitif sömürgeciliği” savunmuştu. Bu mantığın temelinde halkları uygarlaştıracağı, İngiltere örneğindeki gibi, işçilerin tüketimini zenginleştireceği, sömürgeler de kapitalist olup “sosyalizm”e geçebileceği için bu sömürgeciliğin desteklenmesi vardı. 1907’de bu tartışmada, daha sonra eleştirdiği çizgiye kayacak olan Kautsky, “pozitif sömürgeciliği” eleştirmiş, Engels’e atıfla İngiliz işçi sınıfının durumunu koymuştu.
Dönemin gizli diplomasisi, Avrupalı Büyük Güçler arasında dönen pazarlıkları, toprak paylaşımlarını gözlerden uzak tutuyordu. Marksist partilerin programlarının önemli bir maddesi “gizli diplomasinin ortadan kaldırılması”ydı. BM gibi mekanizmalar yerine, Devletler Genel Hukuku ya da Uluslararası Hukuk alanında Büyük Güçler’in anlaşmaları ve pratik müdahaleleri geçerliydi. Her işgal ve ilhaka bir gerekçe bulunuyordu: Avrupa’nın hasta adamına şok tedavi, insani müdahale, arabuluculuk, diplomatik dokunulmazlığı çiğneme. Zaman zaman tüm büyük güçlerin NATO müdahalelerini andıran ortak müdahaleleri de oluyordu. 1900 yılında Çin’deki Boxer İsyanı’nı bastırmak üzere oluşturulan ortak cezalandırma sefer kuvveti buna örnekti. Sefer kuvvetinin komutanlığına Alman feldmareşal Waldersee getirilmişti. 27 Temmuz 1900’de Çin’e gitmek üzere yola çıkan Alman askerlerine II. Wilhelm’in yaptığı konuşma, Avrupa’da uygarlık adına bu politikaları destekleyenlerin “zarif,” siyasal söylemlerine de şamar gibiydi: “Gittiğiniz yerde öyle misillemeler yapınız ki, bir vakitler nasıl Avrupa halkları Hunların ve Hun İmparatoru Attila’nın adını unutmadılarsa, tıpkı bunun gibi Çinliler de Alman adını yüzyıllar boyunca unutmasınlar!” (UİT, s. 290)
Soğuk savaş bitti. Yeni soğuk savaş ideolojik cephede sürüyor. Marksizm-Leninizm’den geriye tek söz kalmayıncaya ya da proletaryanın devrimci ideolojisini sosyal-demokrasiye, reformizme, Avrupa-komünizmine, vb. dönüştürünceye kadar devam edecek. Birinci Körfez Savaşı’ndan beri Amerikan silahlı kuvvetlerinin öncülüğündeki koalisyon yeni hedefini belirlerken, bu koalisyonun eski solcu yeni liberal müttefikleri de ideolojik cephede korkunç bir savaş veriyorlar! Büyüklü küçüklü, sermaye destekli medya, sol gösterip sağ vuran yayın kuruluşları, ABD ve AB fonları gibi cephaneden yana dertleri yok. Özellikle ABD ve İngiltere üniversiteleri, düşünce kuruluşları onlara ürettikleri ideolojik misket bombalarını ithal ediyor. Özellikle, SSCB ve Doğu Avrupa ülkelerinde sosyalizmin çöküşünden beri, yeni teori “ithalatı” son hızla sürüyor. Bütün liberal maskesine rağmen, bu ithalat hiç de o kadar “liberal” yöntemlerle sürmüyor. Burada serbest rekabetçi kapitalizme bile yer yok. Tekelci kapitalizm bu alanda da tam bir tekel haline gelmiş durumda. Bağımlı kapitalist, yeni sömürge ve sömürge ülkelerin “solcu” aydınları da merkezi, devlet sosyalizminin çöküşünden itibaren tekelci kapitalizmin bu yeni ideolojik bombardımanı altında kaldılar.
Bütün o “post” etiketli teorilerin, sınıf savaşımının, emperyalizmin bittiğini, yeni bir özgürlük çağı başladığını ileri süren ideolojik mücadelelerin proletaryanın devrimci ideolojisine bir tek uyarısı var: Teslim olun, silahsızlanın! Görelilik kuramından zararsız akademik bir Marx’a itirazları yok. Che’nin tişörtlerini giyen gençler, “İktisat Tarihi,” “Sosyoloji” derslerinde Marx’tan birkaç Kapital alıntısı yapabilirler. Onları kimse “ötekileştirmez,” “araçsallaştırmaz.” Avrupa’da sosyalist bloğun çöküşünden beri (yaklaşık 20 yıldır), bu ideolojik silahsızlandırma saldırısı giderek hızlanmış ve günümüzde meyvelerini vermeye başlamıştır. Böylece ABD ve AB fonlarının, akademik çalışma ithalatının ne işe yaradığı kesinlikle ortaya çıkmıştır. Bu ideolojik Marshall yardımı gerçekten de hem eski sosyalist blok ülkeleri, Portekiz, Yunanistan, Hindistan, Güney Afrika vb. gibi komünist partilerin sisteme direndiği ülkelerde hem de Türkiye gibi devrimci potansiyelin canlanabileceği yerlerde uluslararası sermayenin çok işine yaramıştır.
19. yüzyıl sonunda, dünyanın hâkim emperyalist gücü “üzerinde güneş batmayan” İngiltere İmparatorluğu iken “gambot diplomasisi” modaydı. O zamanki emperyalizm büyük kıtaların liman kentlerinde “komprodor burjuvazi” işbirlikçiliğiyle işlediğinden, günümüzün 6. Filosu gibi donanma filoları limanları kapatır, devletlere nota verirlerdi. Şimdi nasıl bir ülke taş üstünde taş kalmayıncaya kadar havadan bombalanıyorsa, gemiler de ağır toplarıyla ülkeleri “hizaya getirilerdi.” Tabii ki bu müdahalelerin bahaneleri her zaman “insancıl müdahale”ye dayandırılmazdı. Örneğin, İngiltere Çin’e kendisinden afyon almadığı için savaş açmıştı: Afyon Savaşı. 19. Yüzyılın başında da yeni bağımsızlığına kavuşan ABD ile ticaret savaşlarında Washington’a kadar girip Beyaz Saray’ı yerle bir etmekten de çekinmemişti. İç Savaş’ta açıkça Güney’i destekleyip ABD’nin 20. ve 21. yüzyılda bütün emperyalist savaşlarına ilham vermişti. İngiltere gözünden bakarsak, ABD’nin seçimler yapılan dönemin birkaç demokrasisinden biri olmasının, Çin’in yarı-sömürge, yarı-feodal krallık, Kenya’nın “vahşi kabile” toprakları, Güney Afrika’nın beyaz sömürge devleti, Hindistan’ın eski bir krallık olmasının hiçbir anlamı yoktu.
ABD’nin Latin Amerika’daki askeri müdahale ve askeri darbeleri “demokrasi” ile bağını çok iyi koyar. Emperyalizm demokrasinin inkârıdır; bunu Latin Amerika’da demokrasi mücadelesi verenlerden daha çok bilen var mıdır? Emperyalizm dünya kaynaklarının sürekli paylaşımı ve yeniden paylaşımıdır. Bugün yerkürenin hiçbir noktası bu paylaşım savaşımından azat edilmiş değildir. İster Afrika’da sömürgeciliğin pençesinden yeni kurtulmuş, petrol ve değerli maden üreticisi yeni devletler olsun, ister diktatörlükler, ister burjuva demokrasileri ya da sosyalist ülkeler olsunlar yerkürede tek süper devlet ve baş müttefiki İngiltere’nin askeri tehdidinden uzak kalabilecek hiçbir köşesi yoktur. Dünün müttefiki ve işbirlikçisi (“laik,” “elitist” denilen yapılar) yeni düşman olabilir. Dünün şike muhalefetleri (siyasal İslamcıları, sosyal demokratları, devlet sosyalistleri, vb.) yeni müttefikler ve işbirlikçiler olabilir. Yani o ünlü özdeyişle “majestelerinin dostları ve düşmanları yoktur, sadece çıkarları vardır!”
Bir küçük not: Arap Baharı ve devrimleri denilen süreçten önce 2000’li yılların başında ABD ve Avrupa üniversitelerinde Türkiye’de “Türk baharı” ve “Nakşibendi demokratik devrimi” temelli ciddi araştırmalar yayılmıştı. Hatta Kıbrıs Referandumunda Türkiye’nin evet oyunun bu devrimden kaynaklandığına dair güzel hikâyeler anlatılmıştı. Şimdi Nakşibendi demokratik devriminden çok Suriye’de çatışmalara gönderilen Selefi militanlardan söz ediliyor. Komplo teorileriyle ilgilenmek yerine şu anda ABD ve Avrupa üniversitelerinin yeni Ortadoğu projeksiyonlarına bakarsak mutfakta neler pişirilip medyaya sızdırıldığını görebiliriz. Soğuk Savaş’ın bitiminden hemen sonra Süleyman Demirel’in “Balkanlardan Çin Seddi’ne Türk Dünyası” fikir jimnastiği, AKP’nin “muhteşem fenomen Dışişleri Bakanı”nın “komşularla sıfır sorun”, “neo-Osmanlı” politikası, ABD’nin politikalarının peşinden giderken övülen, biraz zikzak yaptığında yerilen tüm politikalar aydının kafasını allak bullak etmeye yetti. Şimdi “yahu biz DP”ye de kanmıştık” diyenler çıkıyor. Bunu anlaşılır Türkçeye çevirirsek, dostlarımız her zaman ABD politikalarından demokrasi beklemişler, ama AB ve demokrasi hayali başka bahara (Arap baharı olmasın?) kalmış. Hatta hızını alamayıp “artık emperyalizm de yok” diyenler şu anda sadece neoconların iktidara gelip dünyayı ateşe verme olasılığı karşısında ne yapacaklarını düşünüyorlar. Irak’a “demokrasi” getirdiğinden baba-oğul Bushlara minnet ve şükran borçlular. Suriye’ye “demokrasi” getiremediği için Obama’ya biraz kızıyorlar ama Mormon Cumhuriyetçi adayı şu anda nasıl savunacaklarını bilemiyorlar.
Lenin işçi sınıfının sınıf mücadelesinin üç temel alanında mücadele ettiğini söyler: Siyasal, ekonomik ve teorik. İşçi sınıfının örgütsüzleşmesi sadece sendikalaşmanın inişe geçmesi, siyasal dağınıklık anlamına gelmez. İdeolojik silahsızlanma işçi sınıfının örgütsüzleşmesini hızlandırır. Son ekonomik krizde, “uygar” AB ülkeleri krizin tüm yükünü işçi sınıfı ve emekçi halkların sırtına yıkmakta çok kararlı davrandılar. Kapitalizmle “barış içinde yan yana yaşama” efsanesi bir anda çöktü. 1917 Ekim Devrimi’nin kazanımlarından kaynaklanan “refah devleri, “sosyal devlet” efsaneleri de çöktü. Salt ekonomik düzeyde kalan hiçbir kitlesel savunma hareketinin tekelci burjuvazileri durduramayacağı, geçmiş kazanımları korumanın sendikal örgütlenmelerin gücüyle mümkün olmadığı ortaya çıktı.
NOTLAR
(1) Almanak Milliyet 20. Yüzyıl, Grisewood and Dempsey Ltd, 1985, Mart 1986
Ai Çakıroğlu
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder